58. MELİH
CEVDET ANDAY HAYATI ( 1915 - 2002 )
Türk şair, romancı ve deneme yazarı.İstanbul'da
doğdu. 1931'de Kadıköy Ortaokulu'nu, 1936'da
Ankara Gazi Lisesi'ni bitirdi. Önce Ankara Hukuk
Fakültesi'ne, sonra Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ne
girdiyse de, devam etmedi. 1938 yılında sosyoloji öğrenimini
için Belçika'ya gitti. Burada kısa
bir süre kaldıktan sonra, II. Dünya Savaşı nedeniyle
yurda döndü. 1942'den başlayarak Ankara'da
Milli Eğitim Bakanlığı Yayın
Müdürlüğü'nde danışmanlık,
Ankara Kitaplığı'nda memurluk ve gazetecilik
yaptı. 1951'de İstanbul'da Akşam gazetesinde çalışmaya
başladı. Tercüman, Büyük Gazete,
Tanin ve Cumhuriyet gazetelerinde fıkra yazarlığı,
sanat sayfası yöneticiliği yaptı,
denemeler yazdı. 1954'ten başlayarak İstanbul
Belediye Konservatuvarı Tiyatro bölümünde
fonetik-diksiyon öğretmenliği yaptı,
buradan 1977 yılında emekli oldu. 1964-1969
yılları arasında TRT Yönetim Kurulu'nda çalıştı.
1979'da UNESCO Genel Merkezi kültür müşaviri
olarak Paris'e gitti. Hükümet değişince
geri çağrıldı. Cumhuriyet gazetesinde
haftalık denemeler yazdı. 2002 yılında İstanbul'da öldü.
ESERLERİ
Şiir Kitapları: Garip (Orhan Veli ve Oktay
Rıfat'la birlikte, 1941), Rahatı Kaçan
Ağaç (1946), Telgrafhane (1952), Yan Yana
(1956), Kolları Bağlı Odysseus (1962),
Teknenin Ölümü (1975), Sözcükler
(Bütün Şiirleri, 1978), Ölümsüzlük
Ardında Gilgamış (1981), Tanıdık
Dünya (1984), Güneşte (1989).
Yağmur Altında
Yirminci yüzyılı yaşadım
Ertelenmiş bir yüzyıldı bu
Yıkık bir sur yazgımızın
uydusu
Bekletir ömrü yürüyen ayla birlikte
Bırakmaz günün adını koyalım.
Yanıtsız bir yaşamdı erdemimiz
Herkes içindi ve kimse içindi
Okunmamış bir yazı, umudu doyuran,
Duaları düşünmek neye yarar
Kurgular tutuşturdu bacalardan.
Yirminci yüzyılı taşıdım
Tedirginliğimizin zorbalığıdır
sanrılar
Ve tohumun beklenmedik gürültüsüyle
Çıplak su gibi yinelenir zaman
Gökyüzünde usumuzun dirliği
Aklın başarısızlığa
uğradığı içtenlik
Bir şive gibidir insan, ey öldürülmüş insan
Bilinmeyen bir hayvana özgü bir ses gibi
Sabırsız testi, hep dolar gibi olan
Her şeyin sese dönüşeceği
bilinemez ki!
Yiminci yüzyılı yaşadım
Parlak suyunda boğulmuş sahipsiz
İnsan yeryüzünde durur, bulutlar
Bulutlar düşümüzde doludizgin
Soylu bir çılgınlıktı gündemimiz.
Ellerinde oyuk gözlü idoller
Yüreğimin yalanını besler üç güzel
Bir dağın tepesinde buldum üç güzeli
Ama ses yok, sessizlik yok, önce erte yok.
Yirminci yüzyılı taşıdım
Golgota' ya dirilemem ki,
Taşlar arasında yabanıl erinç
Ölümü diriltiyorduk hep
Yaşam tabular arasında bir esinti.
Mevsimler kurgularla oyaladı bizi
Tarlaya bırakılmış bir at gibi
Bağlı, yalnız ve özgür,
Umudumuz sabrın tutamadığı ırmak
Umutsuzluğumuz insan kalmak içindi.
Yirminci yüzyılı yaşadım
Dingin karştlıkların adını bulmalı
Sel gibi kuruyor yaşlılık, gençlik
Sanki melekleri gördük uzun saçları
Tanrının unutkan kuzgunu idik.
Nasıl unuturum ey doğa
Bana bir diyeceğin vardı, kalakaldım,
Vaktim yetmedi, ölüm kalım,
Bütün yüzyılları yaşadım
Vaktim yetmedi anlamaya.
Yirminci yüzyılı taşıdım
Atalardan kalma huysuzluk
Kuşku, yeryüzü deliliği,
Kıralımız doğuştan yarım
Ama tanrımız Ara Ara idi.
Yaşayamadım yirminci yüzyılı
Kim yaşadı ki kendi yüzyılını
Akarsuyun dilinden sezenimiz yok
Orpheus' tan sonra ben geldim
Giz dönüp baktığımız
yerde kaldı.
Görüp de bilenimiz yok.
Ah acımasızdır uykusuz
soru
Delice zeytin yerdi atamız Homeros
Biz yemezdik, aşılı zeytindi bizimki
Suskun arpa, uyur uyanık harlı toprak
Ama yüzyılımız hamdı, delice
idi.
Yirminci yüzyılı yaşadık
O çağa bu çağa gömüldük
Bir şey var, susar, bakar durur
Ölümün soluduğu denizle varolan
Gökyüzünden başka çağ yoktur.
Oysa ne cok gecmis var, ne cok zaman
Ne cok gelecek, ne az zaman
Benzerlikle karşılaştık, susalım,
Kapalı bir avuçtur sözcük
Neden açıp da sormak ister insan?
Sorup da dönenimiz yok.
Hiçbir yüzyılı yaşamadım
Tüy kuşun ruhudur, ses
teni
Hep anlar gibi oldum duvara vuran güneşi
Nesne ve bilinç birdir, çağ atlattı beni
Bir hoş bilmece içinde yaşadım.
dingin ol ruhum, belki uzaklarda
Bir yerde nicedir ilk dizeleri
Yaratılıyor acıklı destanımızın
Çağlar sonra hayranlıkla okunmak için
Belki benzer umursamazlığımız kahramanlığa.
Kalk dostum ormana gidelim
Geyik sesleri içine çökelim
Yeniden doğuş, kıvanç, uyum
Kurgular bir yana, biz bir yana
İlk kez düşünmeden görelim
Martılar gibi yağmurun altında
Güneşte
Çünkü saatler dardır, her şeyi
almaz
Güneşte çözülür ve
kayarlar bir yana.
Mısırlar güçlükle büyürken
yağmursuzluk
Kaygılandırır dilsiz bahçıvanı.
Sessiz kuşlar, bir keçi, ağır
iğde ağaçları.
Bir araba geçti incelmiş yoldan
El salladı biri, belki tanıdık,
Belki değil, süreksizliğin eşanlamı.
Ve denizin yorgun çağındaydı çocuklar
Çığlıkları titretir balkondaki
sarmaşığı,
Çünkü dardır saatler, sığmaz
biraraya
Dalgınlık, deniz ve sardunya.
Rüzgâr alıp götürdü balıkçı teknelerini
Uzaktaki kılıçlara, ki bilemeyiz
Hangi derinlikte dölleyerek denizi
Gidiyorlar öyle ağırbaşlı,
doğuya.
Ve ocaktan çorbanın
kokusu geldi demin
Burun deliğine kedinin ve köpeğin.
Rafta kitaplar, mavi bir şişe ve gül
Donmuş kalmışlar tek başlarına.
Duvarda bir resim, resimde kalabalık
Köy alanı, çocuklar, çember
ve zaman.
Breughel nasıl da toplamış bunca
Ortaklığı ve uyumu biraraya,
Çünkü saatler dardır, sığdırılmaz.
Güneşte her şey çözülür
gider bir yana.
Döneceğim
Dağıtır saçlarını ve
yalvarıp uzaktan
Mavi bir iklim gibi çağırır beni
sesin,
Tertemiz göklerinde dal dal erguvan açan
Rüyalarıma ışık ve özlem
serpmektesin.
Bir mayıs sabahını yaşayacak böcekler
Çılgın karanfillerle dolacak yeşil
saksın,
Ve sen bir fidan gibi yeşermiş olacaksın,
Serin, çakıl yollarda kuşlar birikecekler.
|